Birçok şeyi geçtim, artık her şeyin hızlı ve hemen şiarıyla yenilip tüketildiği zamanların uslu koyunları olduğumuz ise ayrı bir gerçek.
Karın tokluğunu giderse de göz ve gönül tokluğuna derman olmayan fasd food tarzı besleniyor ruhumuz, sanal dünyanın reel olmayan gerçekliğinde.
İşte o zaman sığınmak istiyorum kitapların açılıp kapanan sayfaları arasına,
İşte o zaman kaybolmak istiyorum kağıt sayfaların derinlikli hışırtıları arasında,
İşte o zaman mutlu oluyorum, gelgeç olmayan somutlukların elle tutulur zeminine nakış misali işlenen satırlarının huzuruna…
Kitapların somut bir o kadar sıcak ve her daim elinin altında olan, on yıllar geçse de çizdiğin satırların söylemleri arasına sızılan hafıza kayıtlarına baktığımda, kendi gerçekliğimle yüzleşiyorum insan olma sıfatımla.
Onun içindir ki kitap okumalarımda şöyle kallavi ve bol sayfalı romanlar benim için hem yoğunlaşma hem de derinleşme açısından tercih edilendir.
Yazar tercihlerimde ise kadın yazarların farklı bir yeri vardır.
Bir Elif Şafak, bir Azra Kohen, Bir Alev Alatlı, bir Ayn Rand, bir İnci Aral, bir Ursula K. Leguin; empati yetenekleri, olayları süzüş ve kaleme dökmede ki ustalıklarıyla, büyülemişlerdir beni.
Kısa öykü-hikaye tarzları ise nedense çok dikkatimi çekmemiştir.
Ele aldığın kişilikleri kısa sayfalı yazıların içine sığdırıp onları orada canlandırmak pek kolay olmadığı ve her 3-5 sayfayı bir olayın etrafında canlandırdığını zanneden birçok kalem samimiyetsizliği, öykü okumalarımı kısıtlamıştır.
Lakin geçtiğimiz hafta sonu elime geçen “ Süpürge Otu “ isimli kısa öykü kitabı, devasa kitaplarla çarpışan zihnime bir mola verdirdi.
Bu kadar minik bir kitaptan öykü babında ne çıkabilir diye biraz da inanmadan başladığım kitap, bildiğiniz bir Mini Cooper otomobil tarzındaydı.
Kaloriferli evlerimizin rutin sıcaklığının rehavetine kapılmış benliğimizi, üzerinde kestane pişirdiğimiz soba hararetinin yüksek kalorili ısısına avuç içlerini açıp ısıtan, saf yürekli çocukların masumiyeti gibi duruyordu.
Hayatın ona yapmasına izin vermediklerini oğlu yapsın isteyen bir babanın görünmez oğlu olan “Kudretli Düşler“ de ki Kudret…
Bir ayağı sakat gözü şaş, hayattan beklentisi, temiz yürekli bir eş ve onun pişireceği bol sarmısaklı tarhana çorbasının sıcaklığı olan, “Hayal etmekten hiç vazgeçmedi Ethem. Hayal de Ethem’den“ repliğinin okşayışında, “Tarhan Çorbası“ isimli öyküde ki Ethem…
İsmini hiç bir zaman sevmeyen, annesinin kucağından düştüğünden sonra diğer sınıf arkadaşlarının arkasında kaldığı halde pek de bunun farkında olmayan “ Sündiye”…
Okuduğu kitaptaki imgelerle yüzleşen ve artık parmağından hiç çıkarmayacağı alyansının ayırdında olan haliyle, “Lacivert”…
Aynadaki makyaj malzemelerini insan olarak kişiselleştirip, cansız makyaj malzemeleri üzerinden intak sanatının inceliği içindeki iktidar mücadelesinin gülümseten öyküsü, “Aynanın Önü Aynanın Arkası”…
İki çocukluk arkadaşının can dost olan serüvenlerinin iç sızlatan yansımaları ve süpürge otlarının hışırtıyla karışık dillenmelerinin “Süpürge Otu”…
Kayınvalidesinin kurallarıyla yaşamak zorunda kalan ve sonrasında eşiyle kendine özgü bir tarz geliştirerek mutluluğu yudumlayan Belgin’in “ Cavidan’ın Çerçevesi”…
Evet; kelimelerin ucundan tutup üniversite yıllarında yazının kokusunu alan,
Yaşamı coşkuyla ve her nedense turuncuya boyamaya çalışan bir heyecan avcısı olarak kendini tanımlayan Sayın Banu Katırcıoğlu’nu,
Vivaldi’nin “Yaz” eserindeki gibi; huzursuz, telaşlı, hiç durmayan insanı temsil eden kemanın seri melodilerini incitmeden,
“Süpürge Otu” adlı özlü betimlemeler eşliğinde, uzun metrajlı duygu yoğunluğu içeren öykü kitabından bahisle…
Zihinlerimizi; şimdilerin kendi yer süpürüp silen, oda haritalarında dolaşan
İlla ki de temiz pak temizleyen elektroniklere inat,
Şöyle anam babam usulü haşır haşır elde tahta sapıyla,
Zihinlerimizin kıvrımlarını, biraz da hafifçe ıslatıp tozutmadan,
Usul usul süpürdüğü için,
Kendi adıma kutlamak düşüyordu.




