Z kuşağının sıkça kullandığı bu kavramlar bir moda dili değil; teknolojiyle büyüyen bir neslin yaşadığı duyguları tarif etme, anlamlandırma ve kendini koruma çabasının kelimelere dökülmüş hâli.
Biz Z kuşağından önce yaşayanlar için hayatın dili daha sadeydi.
Duyguların adı vardı ama tanımı yoktu. Kırılırsın, susarsın. Yorulursun, içine atarsın. Bir şeyler yolunda gitmez ama “neden”ini uzun uzun konuşmazsın. Çünkü ya kelime yoktur ya da o kelimelere ihtiyaç duyulmamıştır.
Sonra teknoloji geldi.
Ama herkes için aynı anda gelmedi.
Bir kesim akıllı telefonla sonradan tanıştı.
Bir kesim ise bu çağın içine doğdu.
Asıl fark da burada başladı.
Bugün Z kuşağının kullandığı kavramlara bakıldığında, ilk anda yabancı hatta gereksiz gelebiliyor. “Biz bunları yaşamadık mı?” sorusu sıkça soruluyor. Elbette yaşandı. Ancak aradaki fark şu: Biz yaşadıklarımızı içimize attık, onlar adını koydu.
Aslında kuşaklar arasındaki mesele bir duygu farkı değil, bir dil farkı.
Biz “bir anda değişti” derdik.
Onlar “love bombing yaşadım” diyor.
Biz “ortadan kayboldu” derdik.
Onlar “ghosting” diyor.
Biz “beni sürekli suçlu hissettirdi” derdik.
Onlar “gaslighting” diyor.
Yaşanan aynı, kelimeler farklı.
Teknolojiyle sonradan tanışanlar için akıllı telefon bir araçtı; aramak, mesaj atmak, iş görmek için. Bu çağın içine doğanlar içinse telefon bir yaşam alanı. Duygular orada yaşanıyor, ilişkiler orada başlıyor, orada bitiyor.
Bu yüzden dil değişti.
Z kuşağı belki daha mutsuz değil ama daha farkında. Hissettiği şeyi bastırmak yerine adlandırıyor. Bu durum dışarıdan bakıldığında şikâyet gibi görünebiliyor. Oysa çoğu zaman bu, insanın kendini koruma refleksi.
Biz “idare edelim” dedik.
Onlar “buna katlanmak zorunda değilim” diyor.
Bu bir kopuş değil, bir dönüşüm.
Bugün aynı evde, aynı şehirde, aynı ekonomik şartlar altında yaşayan insanların birbirini anlamakta zorlanmasının nedeni, farklı hissetmeleri değil; aynı duyguyu farklı kelimelerle anlatmaları.
Belki de mesele çok basit:
Biz sustuk, onlar konuşuyor.
Biz alıştık, onlar sorguluyor.
Hangisi doğru, hangisi yanlış değil.
Ama birbirimizi dinlemeden bu fark kapanmıyor.
Aynı hayatın içindeyiz ama farklı diller konuşuyoruz.
Ve bazen tek ihtiyaç duyduğumuz şey, birbirimizi anlayacak kadar durup dinlemek.