“Yine de yıpratma artık kendini,” dedim. “Sevse bu kadar uzun süre ayrı kalabilir miydi? Görmeden, sesini duymadan… Mümkün mü? Bak, aşk dediğin çabuk biter. Evet, yakar, kavurur hatta. Hele ardından ayrılık gelmişse çok daha zor. Durur durur hatırlarsın; bir özlemek gelir, hiç gitmeyecek sanırsın. Ama gider. Ama biter. Kalbin mucizesidir yeniden sevebilmek.”
“Bir daha böyle sevebileceğimi sanmıyorum,” dedi.
“Nasıl bu kadar kalpsiz olabiliyor anlayamıyorum. Onca hatıraya nasıl bu kadar duyarsız kalabiliyor? Hocam, beni nasıl yok sayabiliyor?”
“Kalpsiz değil aslında,” dedim, hafifçe gülümseyerek. “Kalbini başkasına vermiş o. Sen de bunu anla ve kabul et artık. Bak, aşk sadece acı çekmek değildir. Bu hastalıklı döngüyü kır. Aşk mutlu da olabilmektir. Belki en çok da aşk, mutlu eder insanı. Sen âşık değilsin mesela.”
“Hayır,” dedi. “Âşığım.”
“Peki, onu düşününce heyecanlanıyor musun? Yüzüne sebepsiz bir gülümseme yayılıyor mu? Kalp atışların hızlanıyor mu? Midende kelebekler kıpırdıyor mu?”
“Hayır.”
“Peki ne?”
“Sadece acı çekiyorum. Acı. Daha çok acı…”
“Çekme o zaman artık,” dedim. “Acıdan zevk alır olmuşsun sen. Ölsen umurunda olmayacak biri için acı çekme. Kabahatini aşka yükleme.”
“Oluyor işte öyle şeyler hayatta,” dedi.
“Elimizde olmayan…”